İki dergahın hikayesi…

0
770


İsmailağacıları “kafir” diye tanımlayan bir teyzenin yorumu eşliğinde…

Geçenlerde ajanslara ilginç bir haber düştü. İsmailağa cemaatine ait iki grup Umre sırasında birbirlerine girmişlerdi. Kafası gözü dağılmış, sakallı, sarıklı adamların resimleri… Gerçekleştiği yer işe daha trajikomik bir boyut katsa da, işin doğrusu, İsmailağa’nın geçmişteki açık veya örtülü iç çatışmalarının ne şiddette yaşandığını, İsmailağa cinayetlerini bilenler için bu olay çok hafif kaçıyordu.

Tarikatlar, cemaatler bizim cenahta hep sıkıcı bayıcı bir konu, birkaç meczuba bırakılan, en iyi ihtimalle egzantrik bir ilgi alanı olarak görüldü. Ancak, artık böyle bir lüksümüz yok. Söyledim, söylüyorum; şöyle veya böyle hayatımıza giren cemaatleri bizim de şöyle veya böyle bilmemiz, tanımamız gerekiyor.

***

Ahıskalı Ali Haydar Efendi tasavvufa karşıt bir fıkıh müderrisidir. Ancak, bugün dahi bilmediğimiz koşullar altında ve 40 yaşında Nakşibendi tarikatına yakınlaşır. Halidi kolundan bir şeyh olan Bezzaz Ali Rıza Efendi ile teması sonrasında tarikata girer. Yalnızca birkaç yıl sonra, 1914 yılında İstanbul’un Çarşamba semtinde bulunan İsmet Efendi Dergâhı’nın başına getirilir. Hem de İttihat ve Terakki hükümetinin muhalefetine rağmen. Ali Haydar Efendi ücra Kürt kasabalarında uygulanan, dergâh ile medreseyi, müderrisin otoritesiyle şeyhin insanüstülüğünü birleştiren sistemi İstanbul’un ortasında hayata geçirir. Çarşamba’nın bugün taşıdığı dokunun temellerini atar.

Ali Haydar Efendi’nin cemaati İsmailağa Camii‘nin cemaate verilmesiyle yeni bir yön kazanır. Demokrat Parti’ye destek sonucunda, Balat semtinde metruk durumdaki cami cemaat tarafından imar edilir ve 1952 yılında ibadete açılır. Ali Haydar Efendi (o arada Gürbüzler soyadını almıştır ama İsmailağa kaynaklarında bu soyadıyla anılmaz) Oflu, genç ve dinamik bir vaiz olan Mahmud Ustaosmanoğlu’nu camide ve medresesinde görevlendirir. Başlarda Ustaosmanoğlu’nun sınırlı yakın çevresiyle “Oflular” olarak anılan cemaat daha sonra İsmailağa adıyla anılmaya başlanır.

Ustaosmanoğlu’nun yetkinleştirdiği medrese sistemi, buradan yetişenlerin cemaate bağlı olarak açtığı yeni medreseler İsmailağa’nın etki alanını genişletti. Ayrıca yeni topluluk ve akrabalık ilişkilerine uzanarak İsmailağa cemaatindeki farklı sadakatlere, iç çatışmalara kaynaklık etti. Bu sürede İsmailağa hem kente yeni gelen Anadolu tutucuları için, hem de taşranın Sadrettin Yüksel gibi tanınmış mollaları için bir cazibe merkezi haline geldi. Bunların sahip olduğu toplumsal ve ekonomik ağları kapsamaya, düzenlemeye başladı. Böylece, özellikle 1980’ler sonrasının taşralaşan İstanbul’unda ve rantlaşan ekonomisinde sarsılmaz bir yer elde etti.

İsmailağa bu dönemde sürekli olarak Milli Görüş’ü destekledi. Ancak, bu destekleri Milli Görüş’ün programına bütün olarak angaje oldukları anlamına gelmiyordu. Tarih ve toplum algısı kimi zaman komik bir kostümlü şova dönüşen Osmanlıcılıkta ifade bulan İsmailağa laik, reformcu hareketlere olan düşmanlığını, Ali Haydar Efendi’nin İttihat ve Terakki karşıtlığından İskilipli Âtıf Hoca ile yargılandığı günlere uzanan nefretini siyasete böyle dökmeyi seçmişti. Kaldı ki tüm nüfuzuna karşın, eğitim seviyesi çok düşük olan (örneğin Cübbeli Ahmet Hoca fabrikatör çocuğu olmasına rağmen ancak ortaokulu dışarıdan bitirmiştir), devlet olanaklarından uzak duran/kalan İsmailağa kendisini ancak böyle bir kanaldan ifade edebilirdi. İsmailağa’nın sonraki AKP hükümetlerine, Erdoğan iktidarına bakışı da yine bu “etini budunu bilme” haliyle uyumlu olmuştur.

***

Bilgisizlik, kayıtsızlık toptancılığı da besliyor. Kısaca ve özce, cemaatlerin hepsi bir değil. Aynı tarikata (Nakşibendilik) mensup olabilirler. Tarihsel olarak aynı siyasi çizgiyi (Milli Görüş) destekleyebilirler. Hatta fiziksel olarak çok yakın olabilirler ama farklar silinmiyor. İşte İsmailağa Camii’ne on dakikalık mesafede bulunan İskenderpaşa Camii. Mehmed Zahid Kotku’nun bu camide vaizliğinden dolayı İskenderpaşa adıyla anılan cemaate ev sahipliği yapıyor.

İskenderpaşa cemaati öteden beri iki yönüyle tanındı: Milli Görüş’e ödünsüz desteği ve mühendis, teknokrat cemaati olması. Bu iki niteliğin de kaynağı aynı yere, Necmettin Erbakan’ın Abdülaziz Bekkine’ye talebe olduğu zamanlardan Kotku ile kurduğu özel ilişkiye dayanıyor. Öyle ki bu ilişki sonucunda İskenderpaşa Milli Görüş’ün modernleşmeci, teknoloji meraklısı yönünü somut olarak temsil eden bir konuma gelmişti.

Erbakan’ın İskenderpaşa’ya verdiği temel görev Milli Görüş kadrolarının manevi okulu olmaktı. 1970’lerin sonlarına doğru MHP tarafından da Menzil ve Necip Fazıl üzerinden denenecek bu modelle, Milli Görüş’ün seçmece isimleri İskenderpaşa ile ömür boyu sürecek bağlar kurdular. Erbakan’ın İTÜ’deki hocalığı sayesinde, elbette bu talebelerin en gözdeleri makine ve inşaat mühendisleriydi. Recai Kutan, Özal kardeşler, Cevat Ayhan gibi isimler ilk akla gelenlerden. Böylece, İskenderpaşa bürokrasi ve iş çevrelerinin kesişim noktasında önemli bir yere sahip olurken Erbakan, kadrolarının kendisine yakın bir duygu ve düşünce dünyasına sahip olmasını kişisel güven duyduğu bir cemaat üzerinden garantiye alıyordu.

***

Recep Tayyip Erdoğan da hocasının cemaatlere karşı bu saygılı ama faydacı yaklaşımının takipçisi oldu. Milli Görüş’ün ikinci kuşağının parlak bir ismi olarak İskenderpaşa sohbetlerinde pişerken, ticari bağlarını işadamı cemaati olarak bilinen ve Topbaş ailesinin önderliğindeki Erenköy cemaati ile kurdu.

Erdoğan’ın İskenderpaşa ile ilişkisi tercihli oy sisteminin kullanıldığı 1991 seçimlerinde farklı bir boyut kazandı. Refah Partisi adayları arasında Erdoğan İskenderpaşa’nın desteğini alırken, sonuçta ipi göğüsleyen ve milletvekili seçilen Mustafa Baş İsmailağa tarafından destekleniyordu.

Erdoğan’ın hocanın sadık talebesi olduğu yıllardaki ilişkiler Refah Partisi’nin kapatılması, ardından gelen iç kargaşalar ve “yenilikçiler” hareketi ile birlikte soğumaya başlar. İskenderpaşa bu işin artık Milli Görüş felsefesiyle götürülemeyeceğinin farkındadır. Ancak, Erdoğan’ın projesi üzerinde hocanın gölgesi gibi duracak, belki de “biz hocadan böyle görmemiştik” diyecek kişilerin etkisini istemeyeceğini de bilmektedir.

Bu karşılıklı kuşkular üzerine kurulu ortamda, 2001 yılında yenilikçilerin partisi AKP ilan edilirken, 2002 yılında İskenderpaşa’nın Sağduyu Partisi kurulur. Asla gerçek bir siyasi program izlemeyen bu oluşum zamanla İskenderpaşa’nın inşa halindeki parti-devletin olanaklarından uzak kalmasına yol açar. Aradan geçen yıllarda, İskenderpaşa bu yanlış adımını telafi etmek için Erdoğan’a destek dozajını arttırmaya karar vermiştir.

Ancak, Erdoğan kendisine yeni bir gözde cemaat bulmuştur: İsmailağa. İstanbul’un gittikçe genişleyen bir kesimi üzerindeki etkisiyle, tabanı kuşatan medreseleri, dinamik hocalar ağı ve savunduğu yaşam tarzıyla İsmailağa Erdoğan için gerçek bir toplum mühendisliği aracıdır. Öte yandan, Erdoğan’ın 2011’den sonra artan İslamcılık dozajı İsmailağa’nın ona yakınlaşmasını kolaylaştırır. İsmailağa’nın Ehlisünnet vurgusu ve Şia karşıtlığı Erdoğan’ın bölgesel jeostratejik hesaplarıyla da örtüşmelerini sağlar. Ustaosmanoğlu’nun yerine kimin geçeceği konusunda Erdoğan’ın müdahilliği ve tercihini Gülen cemaati karşıtlığı üzerinden sağlam bir ittifak kurduğu Cübbeli Ahmet Hoca’dan yana kullanması ise Erdoğan’ın cemaat üzerindeki himayesini ve hatta vesayetini pekiştiren etmenler olur.

***

Günümüzde ortaya çıkan manzara artık ciddi bir “eksen kayması”na işaret ediyor. İsmailağa’nın iç hayatına, yahut Çarşamba semtine bakanlar Erdoğan’ın toplumun en azından en tutucu kesimleri için nasıl bir gelecek çizdiğini tahmin edebilirler. Öyle ki İskenderpaşa bile profiliyle, çizgisiyle fazlaca “Eski Türkiye” kokar hale geldi.

Elbette İsmailağa da değişimler yaşıyor. “Televizyon haramdır” fetvalarından helyum gazı çekilip ilahi söylenen Mubarek TV adlı Youtube kanalına, sosyal medya olanaklarına gelinen değişimler yaşanıyor, yaşanacak. Tüm bunlar İsmailağa’nın toplumu kuşatmasında ayak bağı olmaya başlayan bazı tutuculuklardan uzaklaşmasını, böylece Erdoğan iktidarının yüklediği işlevleri daha rahat yerine getirmesini sağlıyor. İşte bu yüzden, kısmen de olsa İsmailağa’nın çehresiyle resmedilen “Yeni Türkiye” farklı bir ülke haline geliyor. Cemaat kavgalarının, tarikat savaşlarının kök salacağı bir hayatı besliyor.

Kısacası, bu yazının başlığı İki Dergâhın Hikâyesi ama anlatılan tastamam bizim hikâyemiz.

CEVAP VER