“Benden herkese çay, Bayburt’a yok!”

0
733

Referandum sonrası. Önceleri anketçi olan pek çoğumuz şimdilerde haritacı oldu. Haritayı gururla açıp, iç kesimlerden farklı bir renkle ayrılan, Kırklareli’den Hatay’a kadar kesintisiz uzanan yeni vatanımıza bakıyoruz. Artık iki farklı ulus olduğumuzu söyleyenlerin sayısı artıyor. (Hatta ülkenin güneydoğu ucunda, bizden hayli uzakta kalmış parçayı da saydığımızda ulus sayısı üçe çıkıyor.) Ulusumuzu diğerinden her yönden farklılaştırmak hoşumuza gidiyor. Düşünmek istiyoruz ki bizim rengimiz her daim Alsancak, ötekisi ise Çarsancak tadında yaşıyor hayatı. Ne hoş.

Solda bu türden haritacılığın ilk örneğini Halil Berktay’dan okuduğumu hatırlıyorum. 1989 yılındaki Berktay Sosyalist Birlik adındaki, çok küçük ama entelektüel çevrelerde belli etkisi olan grubun liderlerinden. Marksizm ve Gelecek dergisinde yazmış: Memleketin başına ne melanet gelirse aha şu iç kesimden geliyor. Kıyılar ise ülkenin umudu, kıvancı. Demokrasi, değişim ve artık çok da meraklısı olmadığımız sosyalizm buralarda yaşayan insanların hayat tarzlarından ve buna bağlı siyasi tercihlerinden yeşerecek. Gerisine kafa yormak kocaman bir zaman kaybı.

Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, Berktay sonraki yıllarda fikrini değiştirdi. Özgürlüğün gül bahçesi kabul ettiği kıyıları bu sefer otoriter Kemalizmin inatçı, köhne kaleleri olarak görmeye başladı. Bunun karşısında ise iç kesim ekonomik ve politik iktidardan pay talebiyle, hele ki rejimin kuruluş ideolojisiyle bitmeyen kültürel çatışmasıyla değişimin, demokratikleşmenin dinamosu olmuştu. Bu pay talebinin kendisini nasıl siyasi mecralar üzerinden, ne şekilde dile getireceği Berktay için önemli değildi. Nitekim talebin sahibi olarak ortaya çıkan siyasi çizgi Amerika’nın da inayetiyle değişim bayrağını yükseltince Berktay ve arkadaşları kendilerini AKP’nin kapısında demokrasi dilenirken buluverdiler.

***

Bu ülkede kültürelci yaklaşım her zaman politik süreçlere kulak tıkamaya, varlığımızı, zihnimizi politika alanından uzaklaştırmaya, bir çeşit minder dışına kaçmaya hizmet etti. Kültürel olanın tek yönlü belirleyiciliği algısı politik örgütlenme çabasının, bunun getirdiklerinin önemsiz, en iyi ihtimalle ikincil olduğunu düşünmeye itti bizi. O nedenle pek çoğumuz Refah Partisi’nin yükselişini de, AKP’nin toplumu kuşatmasını da kültürel kodlarla açıklamaya, adeta mazur göstermeye çalıştık. Bu insanların hakkı bu siyasi çizgiydi işte. O kadar.

Tam tersi bir çocukluk hastalığıyla, boş kapçılık dediğim tutumla düşünmeyi de önermiyorum elbette. Boş kapçılara göre, toplumun dimağı tertemiz, bomboştur. Bunu doldurmaya niyet eden herkes fırsatını bulduğu müddetçe onu istediği malzemeyle doldurabilir, biçimlendirebilir. Ancak aksine, yazıya çiziye dökülmediği için bazılarımız farkında olmasa da hafızası, eğri veya doğru bilinci çok sağlam olan bir toplum bizimkisi. Bunları sesini duyurabileceğini, etki yaratabileceğini düşündüğü mecralarda ifade etmeye de bir o kadar hevesli.

Nitekim Erdoğan böylesi katı algılara, isteklere çok iyi oynadı. Bir yandan genel kamuoyu önünde demokrasicilik, değişimcilik oynayıp, kimi zaman nabza göre şerbet verirken, diğer yandan toplumda sahip olduğu esas tutunma dinamiklerinin hep farkında oldu. Bu yüzden, bizlerin önüne liberal etiketli kalemşor takımını atarken, tabandaki iktidarını Milli Görüş / Refah’tan kalma örgütlenmesini, cemaat ve tarikat ittifaklarını genişleterek, toplumu bunlarla kuşatarak yetkinleştirdi. Bu durum 2011’den beri daha net, daha kolay seçilir hale geldi. İşte bakın, bir zamanların çok gözdesi, Suna Vidinli, Meltem Banko, Sevda Türküsev tarzı “sarışın AKP’lilik” imajı tedavülden kalkmasa da iyice silikleşmiş durumda.

Velhasıl Erdoğan kültürel kodları, toplumsal algıları kendi politikasının hizmetine sunmayı çok iyi bildi. Bunu gerçekleştirirken, Berktay gibi iktidar olmadan muktedir olma heveslilerinin yaptığının aksine, arabayı ata değil, atı arabaya koştu. Bir başka deyişle, politik örgütlenmenin, güçlenmenin herhangi bir alternatifinin olmadığının bilinciyle hareket etti. Sonuç olarak, bugün kendi kolektif değerleriyle, kendi sembolleriyle, kendi kurucu mitleriyle, kendi şehitleriyle yeni bir ulus inşa etmeyi önemli ölçüde başardığı söylenebilir.

***

Peki o harita ne kadar gerçek? Söylemeliyim ki fazlasıyla gerçek. Evet-Hayır karşıtlığını geçtim, bugüne kadar tanıdığınız solcuların ezici çoğunluğunun o Hayır rengine boyalı illerden en az birisiyle bağlantılı olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. İnanmıyorsanız İstanbul’da yaşayan Sivaslı arkadaşınıza ya da Bursa’da yaşayan Artvinli arkadaşınıza sorun. Ancak, buradan yine de bir ulus çıkmaz. Erdoğan ulusundan dışlanmışların az çok politika dışı, zoraki bir toplaşmasından bahsedilebilir belki. Yıllardır laboratuvar ortamında politika yapmaya alıştığımız gibi şimdi de laboratuvar ortamında ulus inşa etmeye, vatan kurmaya hevesli olabiliriz ama gerçek bu.

İşte bu yüzden, İstanbul’u da “alıp” yeme de yanında yat kıvamına gelen mikro devlet hayallerinin hiçbir karşılığı yok. Daha gerçekçi görünse bile Erdoğan’ın ulusu karşısında en az onunki kadar güçlü, azimli bir ulusa mensup olduğumuz sanrısının da. Oysa tüm bunların İzmir’deki yüzde 37 Evet’in anlamı kadar Bayburt’taki yüzde 20 Hayır’ın değerini de gözden kaçırmamıza yol açacak bir etkisi, bu özeldeki gerçekliği ve bir bütün olarak gerçeği fena halde ıskalamamıza neden olacak bir tarafı var. Tıpkı şimdiye kadar ne yazık ki bolca yaptığımız gibi.

CEVAP VER